CAN DOĞAN
 
 
Hasbelkader
Oyuncu ve Yönetmen
 
05 Ocak 2006
 
 
Konuyla ilgili yazmak isterseniz burayı tıklayın
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Yılmaz Erdoğan'ın Kameranın ya önünde olması gerekiyor, ya da arkasında...
İkisi birden delikanlıya ters...

Doğrusu ya galiba artık vucudumuzda "Yılmaz Erdoğan neylerse güzel eyler, gidip görülecek" geni oluşmaya başladı... Bu bir sanatçı için harika bir şey... Lâkin tabii ki bunu kendinin de farketmemesi koşuluyla...

Biraz karışık bir ifade olduğunu ben de biliyorum... Lâkin başından bu yana bir iki eksikle de olsa kariyerini dikkatle takip ettiğim bir meslektaşım olarak gıpta etmeyi zaman zaman aşıp kıyasıya kıskandığım Yılmaz Erdoğan'ın son işi "Organize İşler" kelimenin tam anlamıyla bir miktar form düşüklüğünün kanıtı gibiydi...
Eleştirmenin kolay üretmenin zor olduğunu bilmeyenlerden değilim, ama peşin peşin şunu söyleyeyim ki "Organize İşler" Yılmaz Erdoğan'ın değil de herhangi birinin imzasını taşısaydı az sonra okuyacaklarınız bambaşka olurdu... Bütün anlatmaya çabaladığım ve çabalayacağım şey geçmişte yaptıklarına, yapabildiklerine, yazdıklarına, yazabildiklerine bakıldığında "Organize İşler" filminin Yılmaz Erdoğan'ın hayranı olduğum dehasını pek yansıtamadığıyla ilgilidir...
Film, makyajcı Suzan Kardeş'in adeta "döktürdüğü" bir sahneyle başlıyor... Fragmanlarda da yer aldığı için rahatça kullanabileceğim şu espri kullanılıyor...
"Şimdi sizin kafanızda iki soru var...
1- Dayak nedir?
2- Neden atılır?
Bu noktada filmi seyrettikten sonra zihnimde 2x2 soru var...
1- Rol nedir?
2- Nasıl hazırlanılır?
1- Film nedir?
2- Nasıl yönetilir?
Yılmaz Erdoğan her iki soruyu da kendine sormuş ve son derece güzel cevaplar bulmuş... Lâkin iki işi bir arada yapmak hevesine düşünce bence gereğinden fazla yorulmuş...
Bir filmin her şeyi olmak ilk bakışta çok cazip çok keyifli gibi görünebilir, ancak sonuçları kimi zaman istediğimiz ölçüde başarılı olmazsa şaşırmamak gerekir...
Yönetmen Yılmaz Erdoğan kendince çok hoş bir sinema dili yakalamak için büyük gayret göstermiş.
Vizontele'de Ömer Faruk Sorak'la ortaklaşa giriştiği yönetmenlik çalışmasının ardından tek başına gerçekleştirdiği Vizontele Tuuba'nın ardından Erdoğan üçüncü kez karşımıza yönetmen olarak çıkıyor...
Dedim ya bu adam sıradan herkesin (en azından benim) dehasına, yeteneğine gıptayla, kıskançlıkla baktığı biri olmasa filmi ayakta alkışlayacağız, esasen yine alkışlıyoruz, lâkin ayağa kalkmadan...
BKM, önemlice bir kısmı arkadaşım ve öğrencilerimden oluşan örnek bir örgütlenme yapısı... Necati Akpınar gibi akılalmaz bir tiyatro işletmecisinin de katkısıyla türünün belki de en gelişmiş sanatsal üretim örgütü...
Ancak "Organize İşler" filmini seyrettiğimde bu muhteşem ailenin ciddi anlamda bir tehlike içinde olduğunu tespit ettiğimi yazmak zorundayım...
BKM zaman içinde "işe uygun adam" ilkesini "adama uygun iş" anlayışına getirdi... Bu belki uzun soluk gerektiren tiyatro ve televizyon dizileri için doğru bir yaklaşım olabilir... Ancak peliküla'ya film çekiyorsanız, yani sinema yapıyorsanız bu anlayış BKM'ye faydadan ziyade zarar getirmeye başlayacakmış gibime geliyor...
"Yazar" Yılmaz Erdoğan bir sinema filmi senaryosu yazmak için daktilosunun başına oturduğunda büyük ihtimalle hayal gücü BKM Oyuncuları'nın hemen hemen her birine bir rol yazmak mecburiyetiyle kısıtlanıyor olsa gerek...
"Yönetmen" Yılmaz Erdoğan da kadrosunu yaparken aynı problemi yaşamış... Bu o kadar belli ki...
Cevap verir mi bilmem ama sormadan edemeyeceğim... Yönetmen Yılmaz Erdoğan, kadrosunu bu kıstasların çok ötesinde yapmaya kalkışsa, yani oyuncu havuzu BKM değil de bütün Türkiye olsa böyle bir kadro mu yapardı?
Filmde benim aklımda en çok kalan rol, mafya babasının muavinini oynayan (adını bilmiyorum) meslektaşımdı... Rivayet o ki, film teklifi yapılırken "Benim biraz şivem bozuk." dediğinde "Bozuk şiveni de al gel." denen oyuncu...
Tiyatro buz üzerine yazı yazmaktır, televizyon dizileri de bugünden yarına unutulmaya mahkum birer patlamış mısır... Ama sinema öyle değil... BKM sinemada kadro muhafazakarlığını sürdürdüğü ölçüde yaptıkları televizyonda yaptıklarından öteye geçmeyecek diye bir kaygım var... "Bir Demet Tiyatro"da gördüğümüz suratları birer birer sinema perdesinde de görmek hadisenin tadını kaçırıyor...
Diyeceksiniz ki kadroya BKM dışından katılan oyuncuların durumu ne? Mesela bir Ebru Akel var... Hafızam beni yanıltmıyorsa bir güzellik yarışmasında derece alarak güzelliğini tescil ettirmiş biri... Lâkin bu yarışmalardan birine katılmış biri olarak sürekli "Güzellik yarışmasına katılacağım." diyen bir rolün kendinden en az sekiz on yaş daha genç birinin oynaması gerektiğini en iyi o bilir... Kadınların yaşı konu edilmez ama Ebru Akel oynadığı rol için maalesef hayli yaşlı kalmış ve inandırıcı olamıyor... Kadroya katılmış, bir şekilde rol bulunmuş...
Neyse, sanırım derdimi anlatabildim...
Filmin konusunu anlatıp da seyrin tadını kaçırmadan filmle ilgili bir kaç şey daha yazılabilirmiş gibime geliyor...
Çok konuşulan helikopter çekimleriyle başlayalım... Doğrusu biraz abartılmış olmakla beraber İstanbul'un (her şeye rağmen) büyüleyici güzelliğini görmek çok keyifli... Filmin genelinde de Uğur İçbak'ın görüntüleri, kullandığı filtreler fotoğraf tadıyla resim tadını birleştirmeyi başarmış, ellerine sağlık...
"Müzik / Film Score" gibi bir kavramın (Türkçeleşmesini umarak) belirtilmesi çok yerinde bir karar... Ozan Çolakoğlu filmi son derece iyi deşifre etmiş ve özellikle "score"ları abartmayarak önemli katkıda bulunmuş...
Oyuncu yönetimi konusunda ciddi anlamda Salih Kalyon'a takıldığımı söylemek istiyorum... Filmin baskın sahnesinde müthiş karizmatik, oturaklı adamın, mahalle hayatında çizdiği kompozisyon birbiriyle hiç ama hiç örtüşmemiş... Mahallede öyle yaşayan, konuşan adam rol yaparken akıllara durgunluk veren zavallı adam birden Sean O'Connor oluveriyor... Bu da filme maalesef karikatürize bir hava veriyor ve bunca farklılığın ancak üst üste skeçler oynanan televizyon dizisi tadı getiriyor... Hele neredeyse "zenci" gibi boyanmış polis figürü Caner Alkaya, makyajcı Suzan kardeş'in notunu bir miktar kırmamızı gerektiriyor... 15.000 YTL az para değil, seyirciyi boş verin, Osman Gidişoğlu ile Bican Günalan nasıl inansın...
Majörlere geçmeden önce Neslihan Yeldan'ın kısacık rolde gösterdiği performansı övmeden edemeyeceğim... Ağırlıklı olarak çok yakın planlarla çekilen sahnesinde o denli başarılıydı ki, o kadar olur yani...
Ve majörler... Bu noktada yine senaryo ve yönetimle ilgili bir şeyler söylemek gerekiyor, çünkü adlarını anarken düğmemizi iliklediğimiz Altan Erkekli ve Demet Akbağ'dan söz edeceğiz...
Nedendir bilemiyorum bu iki usta da göründükleri ilk kareden son kareye kadar tek düze bir yorumla karşımıza çıktılar... Öğrencileriyle konuşurken aynı, birbirleriyle konuşurken aynı, polisle konuşurken aynı, hirsızla konuşurken aynı, aynı, aynı, aynı...
Neden?
Oyuncu kısmının iş iyi olduğunda "çok iyi oynadıklarını" iyi olmadığında "yönetmenin oynatmadığını" öne sürdüklerine çok şahit olmuş biri olarak bu "Neden?" sorusunu ciddiyetle sormak gerektiğine inanıyorum...
Bu iki "tip" neden bu kadar tekdüze?
Tolga Çevik... Güzel bir rol ve son derece de güzel realize edilmiş... Ancak uzunluğuyla paralel renklenmiyor... Başta neyse sonda da o... (Filmin konusun ele vermeyeceğim için ayrıntıya giremiyorum ama) finalde akıl almaz bir one man show beklemek ve bu konuda hayal kırıklığı yaşamak reva-i hak mıdır yani?
Özgü Namal... Bıcır bıcırlığı ile çok başarılı... Lâkin nasıl oluyor da attığı her adımdan korkan bir ailenin ferdi olarak mafyozi bir adamla buluştuğunda da bunca rahat... milyarların döndüğü bir piyasada ailesinin süpermen'i takip ettiği kadar kendinin de takip altında olabileceği fikri hiç aklına gelmiyor anlaşılır gibi değil...
Başak Köklükaya... Filmin değişimlere en çok reaksiyon gösteren rolü/oyuncusu... Lakin (muhtemelen çok güzel bir suratı var diye) o kadar çok yakın plan gösterilmiş ki kıpırdamıyor, kıpırdayamıyor... Kadraj kısıtlaması altında...
Cem Yılmaz...
Bu noktada duralım... Bunca zaman edindiği şöhretin kaynağından çok uzak bir rol oynuyor... Gülerek güldüren bir adam Cem Yılmaz... Bu filmde (belki de ilk kez) bu durumun tam aksi bir görev üstlenmiş... Cem Yılmaz hakkında vıdı vıdı edenler, oyuncu mudur nedir tartışması yapanlar "Organize İşler"i seyretsinler... Ve tabii ki bu rolü daktilosunda yaratan Yılmaz Erdoğan'a da hakettiği payı verelim... "Müslüm" filmin fazlasıyla inandırıcı rolü olarak beyazperdeye yansımış...
Ve "oyuncu" Yılmaz Erdoğan... Muhtemelen yönetmenden torpilli olduğu için "dinleme planları" çokça kullanılan Yılmaz Erdoğan... Bu kadar mı iyi dinlenir... Netice itibariyle laf ederken oyunculuk yapmak nispeten kolaydır... Lâkin "dinlerken" bunu becermek o kadar da kolay değildir... Yılmaz Erdoğan bu konuda "bence" ciddi anlamda bir virtiyözite gösteriyor...
Bu noktada Mustafa Preşeva'yı da anmadan etmeyelim... Filmin kurgusunda yer yer bu dinleme planlarını o kadar yerli yerinde kullanmış ki beyazperde oyuncuların yanı sıra seyirciyi de filme katmış... Biri bir laf ettiğinde seyirci olarak dudaklarımızı ısırıyorsak ekranda da dudaklarını ısıran birini görüyoruz, gözlerimizi kırpıştırıyorsak ekranda da birileri gözünü kırpıştırıyor...
Filmde dudaklarını ısıran, ya da gözlerini kırpan birileri mi var. Bilmem... Ama dinleme planları o kadar iyi ki bana öyle geldiğini itiraf etmeliyim...
Mesela (galiba hiç lafı yoktu...) Özgür Kaymak (Mafya babası muavininin karısı) ekrana öyle bir yerleştirilmişti ki biz "Bacımsın" diyen adamın her bir hücresiyle karşısındakine "Bacısı" gibi baktığını hissedebildik...
Netice itibariyle hiç de hayra alamet gibi görünmeyen bu yazının sona ermesi gerektiğini düşünmeye başladık...
"Organize İşler" yeni milenyumla başlayan "yeni" Türk sinemasının önemli ve özel filmlerinden biri... Çünkü büyük büyük hedefleri yok, sıradan olmaya çabalayan bir film... Bu da bence iyi haber çünkü artık yerli film seyretme çıtası entelektüel düzeye göre çok yükselmişti... "Organize İşler" bu çıtayı benim de içinde bulunduğum sıradan insanların seviyesine çekmek açısından önemli bir adım...
1960'lı yıllarda benim gibi acayip adamlar olsa ve yukarıda yazdıklarımı yazsa belki de N'ayır, N'olamaz'lı filmlere bir "şekil" verilirdi... Bunu nasıl beceremediler bilemiyorum...
Son söz olarak Erdal Tosun'un rolüyle ilgili bir şey söyleyeyim istiyorum, çünkü bu dramaturji açısından ciddi bir hata...
(Yine filmin tadını kaçırmamak adına açık açık yazamıyorum...)
Erdal Tosun kız kaçırma sahnesinde keşke hiç konuşmasaydı... Konuşmasa rolün tadı çıkacaktı...
Çıkmadı... "Bir zamanlar çok konuştum, ama işe yaramadığını gördüğüm için vazgeçtim." cümlesi yıllar yılı ağzımıza pelesenk olacağına moda deyimle "yalan oldu..."
"Organize İşler" belli ki epey bir emekle beyazperdeye taşınmış... Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum...
Zehir zemberek yazdıklarım da dehasını kıskandığım Yılmaz Erdoğan'ın daha iyisini yapabileceğini hissetmemden kaynaklanıyor... Bu kadar iyi "dinleyen" bir adamın beni de dinleyeceğinden eminim... Kameranın ya önünde olması gerekiyor, ya da arkasında...
İkisi birden delikanlıya ters...